Amaç makro ise arazide olmak gibisi yok. Şehrin kalabalık gürültülü sıkışıklığından uzaklaşmak, doğal ortamda, canlı böcekler, çiçekler ile uğraşmak, doğayı gözlemek, dinlemek… Bunu evimizin konforlu bir köşesinde, ya da masanın üzerindeki minik makro çekim stüdyosu ile kıyaslamıyorum. O her zaman elimizin altında ve çok değerli. Ama öğrenmenin en iyi yolu denemekten geçiyor. Yeni yerler, yeni türler görmek, yeni yöntemler denemek istiyoruz. Bunu balkonda yapamayacağımız açık.
Ben dahil çoğumuz şehirde yaşıyoruz. Yeşil alan bulmak günden güne zorlaşıyor. Çekim için uygun bir ortama ulaşmak emek istiyor. Ya vakit bulamıyoruz, ya da üşeniyoruz.
Ama dışarısı sürprizlerle dolu. Her makro gezisinin mutlaka bir hikayesi oluyor, bir heyecanı, bir hayal kırıklığı oluyor. Zaten bunları yaşamak istiyoruz. Bu kadar zor elde ettiğimiz bir şansı ve vakti elbette mümkün olduğunca eğlenceli geçirmek isteriz. Yani dengeyi hayal kırıklığından alıp biraz daha heyecan tarafına çekmek mümkün olabilir.

Bu yazıda, açık arazide yapılan çekimlerde işin konfor ve güvenlik kısmına biraz dikkat çekmek istiyorum. Bunu yaparken de kendi deneyimlerimden yola çıkıyorum. Amacım tüm ihtiyaçları sıralamak değil işi kolaylaştıran, rahat ettiren şeylere değinmek. Eminim zamanla ya da aklıma geldikçe daha birçok şey buraya eklenebilir. Aynı şekilde bazılarına “Ne kadar gereksiz ve saçma” diyebilirsiniz, belki de öyledirler.
Bu arada anlatımda sürekli “biz” öznesini kullandığımı göreceksiniz. Açık arazi çekimlerine çoğu zaman kuzenim ile birlikte çıkıyorum. O “biz”, ikimiz demek. Lafı oraya da getireceğim sonra.
Makro çekimde konfor
Günün sonunda daha iyi hissediyorsak amacımıza ulaşmışız demektir. Elimiz bomboş, kan ter içinde olsak bile geçen zamana güzel bir doğa yürüşü olarak baktığımızda verimli geçirdik diyebiliriz. Daha da rahat ve iyi hissetmek için kendimize ve işimize yardımcı olacak bazı şeyleri önceden düşünmekte fayda var.
Açlık ve susuzluk
Sabahın körü diyeceğim saatler makro için en güzel zamanlar. Doğa uykudayken baskın yapıp onlar kılını kıpırdatamadan üzerlerinde çalışıp hafıza kartlarımızı dolduruyoruz. Sonra güneşin yavaşça yükselmesi ve hepsinin uyanıp günlük telaşa düşmelerini seyretmek ayrı bir keyif.

Bunu yaşamak için gün doğmadan yola çıkmak gerekiyor. Kahvaltıya zaman kaybı deyip gözümüzü açtıktan 10dk sonra serin hava ile yüzleşmiş oluyoruz. Çekim bölgesine ulaşıp heyecanla işe koyulunca saatler su gibi geçip mide gurultuları kuş seslerini bastırmaya başlıyor. Güneş yükselmiş, yakmaya başlamış. Sabah iyi gelen montlar çanta ve tripodlarla birlikte iyice yük olmuş. Uykusuzluk ile birleşen açlık hafif bir baş ağrısını çoktan başlatmış. Suyu arabada unuttuğumuzu farkettiğimizde derin bir vadi içine 2-3 km inmiş durumdayız. O yol o yükle geri tırmanılıp suya ulaşınca artık baş ağrısını dindirecek tek şey kuvvetli bir ağrı kesici olabilir. Neyse ki çantalarda bulunuyor 🙂 Tedbirliyiz. Hemen kutuyu çıkarıyoruz, üzerinde bir not: Mutlaka tok karnına içiniz!
Bunu aynen yaşamıştık! (artık yapmıyoruz) Önce sürüne sürüne bir tost/çay veren yer bulduk. Üzerine birer ağrı kesici… Siz yapmayın. O tost ve bir meyve suyu önceden yanınızda olsun.
Hava durumu
Malesef hava durumuna çok bağlıyız. Günler önceden plan yapmak işi tamamen şansa bırakıyor. Değil yağış, küçük esintiler bile canımızı çok sıkıyor. Bunun için her zaman doğru tahmin etmese bile hava durumunu takip etmekte fayda var. Cep telefonunuza meteoroloji uygulaması yükleyin. Geziden bir gün önce rüzgar durumu hakkında bilgi alın. Rüzgar kuvvetli ise flaşsız çıkmayın ya da geziyi iptal edin.
Cep telefonu dememin asıl sebebi yağışları radardan canlı takip etmek ve animasyon şeklinde izlemek. Yani çekim sırasında hava değişiyorsa yağmur şüphesi varsa uygulamadan takip edip yağış var mı, varsa yaklaşıyor mu uzaklaşıyor mu görmek mümkün. Ekran görüntüsünü kaydettiğim sırada dışarıda yoğun bir yağış olduğu görünüyor.

İstanbul için link şu şekilde: https://www.mgm.gov.tr/sondurum/radar.aspx?rG=anm&rR=34C&rU=max#sfB
Geçen yaz Bahçeköy Atatürk Arboretumu’nda makro çekimdeyken hava bulutlanmaya başlayınca buradan kontrol ettim ve üzerimize gelen şiddetli bir sağanak yağış gördüm. Ekipmanları hemen toplayıp hızlı adımlarla arabalara ulaşmaya çalıştık. Yaklaşık 15dk sonra tam arabaya binerken olanca hızıyla yağmur başladı. Kontrol etmemiş olsak makineleri ve lensleri korumakta güçlük çekebilirdik.
Konforlu ekipman
Konfor büyük oranda ekipmana dayanıyor. Sağlam, hafif, görevine uygun cihazlarımız varsa daha hızlı çalışıp daha az yoruluyoruz.

Çanta

İyi bir çanta arazide işleri çok kolaylaştırabilir. Bir süre boyunca üzerimdeki ekipmanı dağıtıp birkaç küçük çanta olarak taşıdım ama farkettim ki tek bir sırt çantası ile çok daha rahat ve derli toplu oluyor. Çalışırken çantayı çıkarıp atmak da gerekmiyor. Çekim boyunca sırtınızda kalabilir. “Çantayı nereye asmıştım”, ” hafıza kartı ya da lens lazım oldu çantaya kadar git gel” türü durumlar olmuyor. Ayrıca çantanın sırtta kalması soğuk havada harika oluyor.
Boyutları değiştirilebilir bölmeleri ve çok sayıda küçük gözleri olan çantalar iyi iş görüyor. Bel bağlantı kemeri olan çantalar var. Bunların bazılarında ayakta dururken bu kemeri sökmeden çantayı önünüze çevirip, belinizde bağlı iken masa gibi açıp ekipman alabiliyor, orada çanta üzerinde siz ayakta iken lens değiştirebiliyorsunuz. Bunlar çok iyi. Islak, çamurlu zeminlerde hazırlık işlerini ayakta halledilmek büyük kolaylık.
Çantalarda genellikle yan taraflara ağ şeklinde cepler koyuyorlar. Onlar da mini tripodları koymak için ideal. Doğal ışık çekimlerinde tutucu olarak bunlardan 2 tane kullanıyoruz. Çantanın her iki tarafında düzgünce taşınabiliyorlar.
Son olarak birçok çantada bütünleşik yağmurluk oluyor. Bir fermuar açıyoruz, içinde oraya dikilmiş su geçirmez torba gibi bir yağmurluk var. Bunu dışarı çekip ters-yüz yaparak tüm çantayı sarıyor ve su geçirmez hale getiriyoruz. Çok önemli bir özellik.
Fotoğrafını verdiğim çanta oldukça pahalı. Ben ucuz bir tane kullanıyorum ama keşke olsaydı dediğim noktalar oluyor.
Yedek pil
Yedek pil almadan çekime çıkılır mı demeyin. Bilmediğimizden değil kontrol etmediğimizden böyle oluyor. Gövdeyi almadan çekime çıkmışlığımız var! Pilleri dolu sanıyoruz boş çıkıyor, yedek aldık diyoruz çantadan çıkmıyor. Yedek pil emin olunması gereken bir konu. İki kez kontrol edin.
Yedek hafıza kartı

Aslında hafıza kartı yüzünden işin ortasında yarım kalmış çekimim olmadı. Ama hiç başlayamadığım çekimler oldu! 🙂 Çünkü yanıma hiç kart almamıştım. Evde, bilgisayarda takılı kalmış. 25km mesafede bunu farketmek soğuk duş etkisi yapıyor. Ekranda “NO CARD” yazısını görmek hiç hoş değil.
Evet iş yarım kalmadı ama henüz bilgisayara aktarmadığım fotoğrafları sildiğim de oldu. Devam edebilmek için mecbur kaldım. Focus stacking yapmak çok ama çok hızlı kart doldurur. Bir makro seansında 1000 poz çekim şaşırtıcı değil. Genellikle de 500’den az olmuyor. Eski fotoğrafları silmek zorunda kalmak ya da günü erken bitirmek istemiyorsanız yedek hafıza kartı çantada olsun. Bakarsınız benim gibi gövdedeki kart yuvası boş çıkar, diğeri ile devam edersiniz.
Kartlar konusunda bir nokta daha var. Yazma hızı yüksek kartlar ihtiyaç haline gelip fark yaratabiliyor. Makroda seri çekim kullanılmıyor ama özellikle video çekiminde yavaş kartlar yüzünden kesintiler ve beklemeler ile karşılaştığım oluyor. Focus stacking sırasında böcek uyanır ve harekete geçerse ben de video çekimine geçiyorum. O zaman kart hızı önem kazanıyor.
Buraya bir not eklemem gerek. Aslında artık çok hızlı focus stacking yapabilen otomatik gövdeler var. Olympus serilerinde bu özellik var. İşte o zaman hızlı hafıza kartı işin toplam süresini belirleyecek bir öneme sahip. Özetle hızlı kart alın.
Gereği kadar lens
Makro lensim çok konforlu, onsuz olmaz. Ama Componon-80mm’den de vazgeçemiyorum… Ya biraz yüksek büyütme gerekirse? Componon-S 50’yi de alayım… Arazide manzaralar güzeldir şimdi, Samyang 14mm ile geniş geniş manzara çekerim… Kuş da görürüz. 500mm aynalı lensi alayım. Ya da dur , o şimdi gölgede iyi çekmez, 300mm daha iyi, diyaframı geniş. Yoksa ikisini de mi almalı… Aslında bi de zoom lens lazım, şöyle autofocus falan olsun ıvır zıvır için kullanırım diğerleri hep manuel oldu… Şu 50mm’yi aslında hiç çıkarmamak lazım çantadan…. Eee mantar falan görürsek şimdi o ne olacak, şöyle arkada cıvıl cıvıl bokeh’ler olmadan olmaz. Diaplan’ı da alsam çok yer tutar mı ki?
Lens seçimini abartmayın
Bu durumun eminim psikolojide bi adı vardır.
Ama ortopedideki adı “Sırt ağrısı”
Çekimde konfor diyorsak en büyük konfor hafiflik. Ayrıca kuş falan çıktığında makroyu çıkar, teleyi tak; kuşa dön, baktın kuş gitmiş. Ama o da ne, bir yusufçuk konmuş! Hemen makroyu tak, haydaa o da uçtu. Yalnız bizim kuş galiba yandaki ağaçta duruyor. Işık da çok güzel vurmuş teleyi takalım… Bu delilik böyle gidiyor. Aynen de yaşadım. Yorgunluk, özensiz fotoğraflar ve sırt ağrısı… Geriye kalan bu.
O yüzden amaç neyse ona göre sade ekipmanla çıkmak en iyisi. Kuş gelirse de kovalarız gider artık.
…
50mm yine de çantada kalsa mı ne?!
Tripod

Elde çekimde tripoda ihtiyaç yok. Ama elde çekimin ihtiyacı olan harici flaş beni şimdiye kadar o kadar yordu ki artık yanıma almıyorum bile. Pil sorunları, tetikleme sorunları, senkronizasyon, yansıma derken flaş işini neredeyse sıfırladım. Konfor kelimesiyle yan yana koyamıyorum. Ayrıca doğal/sürekli ışıktan artık vazgeçemem.
Tripod ağır bir ürün. Yanımda taşırken en çok bu yoruyor. Bu konuda da bir adım atıp aylar sonra hayalini kurduğum tripod’a kavuştum. Ahşap Berlebach Mini. Küçük, hafif ve sağlam. Yere çok yakın olabiliyor. Ama asıl iddialı özelliği ahşap olması sayesinde titreşimleri anında yok ediyor. Laf aramızda çok da güzel görünüyor. Vitrine koyup seyredesim geliyor. Bu tripodu tanıtan bir yazı yazacağım.
Tripod başlığı
İster stüdyo olsun ister açık arazi, tripod başlığı hayati önem taşıyor. Tripodun kendisinden daha önemli diyebilirim. Daha önce de yazmıştım. Kadrajı ayarlayana kadar sağa-sola yukarı-aşağı oynamalar yapıyoruz. Bunu ball-head tipi başlıklarla yapmak inatlaşmakla eşdeğer. Ayarlayıp sıktım derken bırakınca yine sarkıyor. Hassas kadraj ayarlayana kadar canımız çıkıyor.
Geared-head başlıklar 3 eksende hassas hareket sağladığı için konfor ve çalışma hızında büyük bir artış getiriyor. Gövde taş gibi sağlam bir şekilde bağlıyken kadrajda en küçük açı değişimlerini kolayca yapabiliyoruz. Başına bir şey gelirse hemen yenisini alacağım vazgeçilmez bir ürün.
Tutucu ve mini tripodlar
Doğal ışık kullandığımızda çoğu zaman mecburen uzun pozlama yapıyoruz. Polarize filtre varsa süre daha da uzuyor. 0.5 sn – 1 sn gibi pozlamalar titreşim açısından son derece hassas oluyor. En ufak bir esinti, hatta gözle göremediğimiz titreşimler keskinlik üzerinde yıkıcı etki yapıyorlar. Burada en büyük yardımcımız mini tripodlar ve tutucular. Bu konuda yazdığım bir yazıyı şurada bulabilirsiniz.

Mini tripod ve tutucular ile böceğimizin üzerinde durduğu bitki parçasını sabitliyoruz. Böylece hafif esintilerde sallanmıyor ve üzerinde çalışmamız mümkün hale geliyor. Hatta sert bir dal parçası üzerindeki böcekleri (tabi kelebek gibi büyük kanatları yoksa) sertçe esen rüzgarda bile fotoğraflayabiliyoruz. Mini tripod ve tutucular rüzgarın yarattığı sinir bozukluğuna ilaç gibi geliyorlar ve açık hava çekimlerinde benim için vazgeçilmezler.
Helicoid
Özellikle ters lens kullanırken büyütme ve kadrajı ayarlamak dertli bir iş. Bunun için en etkili çözüm körükler. Ama körük yumuşak ve hassas yapısı ve de taşınabilirlik sorunları yüzünden araziye çok uygun değil. Körük yerine tüp kullanmak bir çare ama bu sefer büyütmeyi değiştirmek için tüp parçalarını sürekli söküp takmak gerekiyor ki bu da hiç mümkün olmuyor. Açık havada rahat etmek için sağlam, tek parça ve iyi çalışan bir şey bulmak gerek.

Neyse ki bir çözüm yolu var: Helicoid. Bunlar aynen bir zoom lensin uzayıp kısalması gibi döndürdükçe boyu değişen tüpler. Aralarında özellikle bir ürün tüm makroseverlerin göz bebeği olmuş durumda. Olmypus 65-116 adından da anlaşılacağı gibi 65mm ile 116mm arasında değişen bir tüp uzunluğuna sahip. İçi kaliteli ışık emici malzeme ile kaplanmış. Taş gibi sağlam. Bir artısı daha var. Üzerindeki döndürme halkası sayesinde tripoda bağlı iken gövdenin döndürülebilmesine olanak sağlıyor. Yani yatay ya da dikey çekimler ve aradaki açılarda estetik kadrajları kolayca yaratabiliyoruz. Her tür makro çekim için mükemmel bir araç.
Eski bir ürün olmasına rağmen bu güzellikleri yüzünden fiyatı biraz yüksek kalıyor. Bir de Olympus OM bayonet olduğu için diğer gövdelere adaptör yardımı ile takıyoruz. Ben Pentax için çözüm bulmakta zorlanmıştım. Canon, Nikon ve Sony aynasız gibi gövdelere takmak daha kolay.
Bahçe makası

Tutucular harika, dalları sabitleyip çekime geçiyoruz. İyi de her seferinde tüm sistemi böceğin yanına baştan mı kuracağız? Çok zahmetli. Peki ya böcek yüksek bir çalının üzerinde duruyorsa? Tripod oraya erişemez ki!
Bu durumlarda otu/dalı böceğin bulunduğu yerin biraz altından dikkatlice kesip ot ile birlikte dikkatlice taşıyıp, yine dikkatlice hazır kurulu tutucumuza takıyoruz. Bu kadar çok “dikkatlice” kelimesi kullanmamı sanırım anlıyorsunuzdur. 🙂 Bu girişimlerin yarısı böceğin uçması ya da daldan düşmesi ile sonuçlanıyor.
Taşımanın en hassas aşaması kesme aşaması. Dalı, kesilecek nokta ile böcek arasından bir yerden elimizle sıkıca tutuyoruz ki keserken titreşimler böceğe daha az ulaşsın. Ve burada kullandığımız makasın uygunluğu öne çıkıyor. Yumuşak otları keserken bu farkı hissetmiyoruz ama sertçe bir dalı “çat” diye kesersek üzerindeki böcek de yay gibi fırlayıp gidiyor. Güçlü bir bahçe makası ile yavaşça ezerek kesersek sakince titretmeden yerinden alabiliyoruz. Ben bu iş için yapılmış bir bahçe makası kullanıyorum. Kerem de yukarıdaki “tam teçhizat” resminde gördüğünüz türden bir tane kullanıyor. Ama abartmayın. Korku filmi çekmiyoruz, sanayi tipi budama makaslarıyla kendinizi yormayın, çantada yer kaplamayan taşınması kolay makaslar yeterli.
Bu arada çevreci arkadaşlar “Neden kesiyorsunuz otları dalları?” diyebilirler. Sonuçta nadide endemik bitkileri kestiğimiz ya da bir şeyi kökünden söktüğümüz yok. Tarladaki milyonlarca otun arasından gün boyu en fazla 15-20 tanesinin ucunu kesiyoruz. Böyle yazdım çünkü bi ara kendim de kıyamıyordum… Siz asıl bizim bahçıvanı bi görseniz 🙂
Dizlik

Bahçıvan demişken, geçen sene bir yerlerde bir ürün gördüm. Bahçıvan dizliği diye geçiyordu. Dizi bacak ile beraber kavrayan, cırt cırtları sayesinde kolayca takılıp çıkarılan, içi süngerli bir ürün.
Sürekli sağ dizim üzerine çökerek çekim yaptığım için akşam ağrıyan dizlerle ve çamur/çimen lekesi içinde mahvolmuş pantolonlarla dönüyorum. Taşlı, dikenli yerlerde biraz daha zor oluyor. Ama her seferinde ıslanmayı beceriyorum.
Bu üründen her iki diz için aldım. Yakın zamana kadar da komik bulup fotoğraf çantasının ön gözünden çıkarıp kullanmadım. Fakat kullandığım ilk gün getirdiği rahatlığa inanamadım. Yani becerebilsem orada Kafkas dansı yapıp dizlerimin üzerinde zıplayacaktım. Meğer diz üzerinde çalışmaktan çok çekmişim.
Tuhaf görünmek ve rahat etmek istiyorsanız bunlardan tavsiye ederim. İş güvenliği malzemeleri satan yerlerde gayet uygun fiyatlara bulunabiliyor.
Şapka
Bu daha çok yazın gereken bir şey. Benim gibi masa başı, klima altı çalışıp kırk yılda bir güneşe çıkan tipler için önemli olabiliyor. Çabuk çarpılıyoruz. Hatırlatayım dedim.
Aynı şekilde hassasiyeti olanlar güneş kremi bulundurabilir. Bunu da yazıyorum çünkü geçen yaz bir çekimdeyken en son askerde sahip olduğum yanıklara bir günde kavuştum. Keşke krem olsa demiştim.
Fener

El fenerleri eğlencelidir, hep sevmişimdir. Çocukken elektriklerin sürekli kesildiği bir köyde büyüdüğüm için fener bir kurtarıcı gibi hep el altında olurdu. Hala elimin altında olsun, yeri belli olsun istiyorum.
Gün doğarken çekime gitmek her zaman mümkün olmuyor. Daha kolay olanı akşam saatlerini tercih etmek. Güneşin batımına birkaç saat kala başlayıp ışığı kaybedene kadar devam edebiliyorum. Erken saatlerde olduğu gibi yandan vuran güzel bir ışık ve durgun, rüzgarsız, serin bir hava oluyor.
Fener iki şekilde faydalı. Işığın yetersiz olduğu durumlarda bir difüzör arkasından destek ışığı şeklinde verilebiliyor. Bir de güneş battıktan sonra hızla kararan havada her şekilde işimize yarıyor. Çantaları toplarken düşürdüğüm Raynox kapağını yanımda fener olmadığı için otların arasında bulamamıştım. Hem belki karanlığa kalıp biraz yıldız fotoğrafı da çekeriz… Olmadı uzaktan kedilerin gözlerine tutar, parlatır eğleniriz 🙂
Fener deyince bir marka öne çıkıyor. Ucuz ve kötü Çin malı led fenerlerden çok farklı olan Fenix el fenerleri biraz övgü ve reklamı hakediyor. Benim kullandığım E12 modeli neredeyse parmak boyutlarında. Tek bir kalem pil ile çalışıp 8, 50 ve 130 lümen şeklinde üç farklı güçte ışık verebiliyor. Özellikle arazide tam güçte çalıştırıp 130 lümen ile büyük bir fener taşıyormuş hissi vermesi, uzakları aydınlatması çok şaşırtıcı. Uçak alüminyumundan yapılmış su geçirmez gövdesi şık bir aksesuar gibi tasarlanmış. Birçok modeli var, çok güçlü olanları da var. Bendeki modelin fiyatı $26 – $30 arasında. Ucuz değil evet.
Güvenlik
Gelelim rahatsız edici faktörlere
İnsan
Çekim esnasında en çok insanlardan çektim. Meraklı gözler sorun değil. Kurulu sistemi gören “Abi o nasıl fotoğraf makinesi öyle, ne çekiyorsun bununla?” diye gelip sorsun seve seve anlatırım. Anlatıyorum da. Mesele bunu tehdit olarak algılayanlarda.
Karşımıza önce insan engeli çıkıyor.
“Ne arıyorsunuz burada?”
“İzin aldınız mı?”
“Burada çekim yapmak yasak”
“Fotoğrafları nerede kullanacaksınız?”
tarzı yaklaşımlara hazırlıklı olmaktan bahsediyorum. Kendi oturduğum sitenin güvenlik görevlisi bile kendi bahçemdeyken gelip etrafa rahatsızlık verip vermeme sorgusu yapınca “Sen yenisin galiba” ile söze başladım. Çünkü etraftaki herkes biliyor durumu. Terslemeyip anlattım tabi sonra.
Bir gün kuzen ile İstanbul’un sessiz sakin korularından birinde çekim yapıyoruz. Girerken de güvenlikle selamlaşıp girdik bu arada. Çantaları tripodları falan gördü yani. Neyse, tam işin en heyecanlı yerinde 2 tane güvenlik görevlisi başımızda bitti. “İzniniz var mı?” ile başlayan diyalog çekimin sona ermesiyle tamamlandı. Telsizden “Şüpheli şahıslar” lafları falan etmeye başladılar. Biz bu ikisinin peşinde, çantalar tripodlar sırtımızda, at gibi birkaç km dere tepe koşar adım sorumlu müdürün karşısına çıkarıldık. Adamlar gün boyu ormanda dört dönmekten antilopa dönüşmüşler. Bize de bunu ispatlamaya mı çalıştılar ne yaptılar. Gerçekten kan ter içinde kaldık.
Sorumlu müdür belli ki yeni mezun, genç bir kızcağız. “Niçin çekiyorsunuz?” dedi, “Keyif alıyoruz” dedik. “Tamam iyi eğlenceler, devam edin.” dedi.
Eğlence bitti tabi orada. Devam etmedik. Adamlar görevlerini yapmanın huzuru içinde sekerek ağaçların arasında kayboldular. Biz de atladık eve geldik.
Devlet arazisi ise ortada en baştan sorun var. Bir park bile “Top Secret” oluveriyor. Anlatamıyoruz ki “Bu makine 10cm’den ötesini çekmez” diye. Ters lens optik dersi mi anlatacağım orada. Google uydu görüntüleri verirken bizim çiçek böcek sorun olabiliyor. Fotoğrafı nerede kullanacağın çok önemli. Aynı böcekten sizin bahçede de olması farketmez. Oranın böceği özel ve gizli.

Başka bir gün yine şehir dışı bir arazide bu sefer polisler geldi. Tonton iki amca. Anlattık yine böyle böyle diye. Onlar da “Civardan biri tedirgin olmuş, aradı, gelip baktık” dediler. Basbayağı bize polis çağırmışlar. Sonra polisler “Kolay gelsin” dediler gittiler. Düşününce, gün doğarken yarı askeri kıyafetli tam teçhizat iki adam şeklinde geliyoruz. Çantalar açılıyor. Tanımsız nesneler çıkarılıp kuruluyor, artık telsiz mi, uydu bağlantısı mı? Sonra bir şeyler kuruluyor yine yere. Eğilip nişan alıyoruz. Sniper mıyız, bombacı mıyız neyiz?
Yani güvenliğin gelip sormaları falan normal. Sadece buna hazırlıklı olmak lazım. Anlatmak istediğim o.
Peki biraz da tehdit yaratan yerine tehdit altında olan gözüyle bakalım.

Öncelikle genel kural olarak açık arazide tek başına olmamak lazım. Hem güvenlik hem de daha fazla eğlence açısından yanımızda en az bir kişi ile birlikte gitmek gerek. Henüz izlemeyenlere “127 Saat” filmini tavsiye ederim.
İki kişi bile olsak ıssız yerlerde ıssız saatlerde çekim yapmak çok da güvenli değil. Bu yüzden favori çekim alanlarımızdan birini değiştirme kararı aldık. Birkaç kez sızıp kalmış serhoşlara denk gelmiştik. Etrafta bira şişeleri falan bol bol görüyorduk. Sonra oralara uyuşturucu kullanımı için gidiyorlar dendiğini duyduk. Civarda birkaç boş bina vardı. Artık oraya gitmiyoruz. Benzer şekilde ıssız, ağaçlık alanlara da girmiyoruz. Yurdum insanının atış talimi yapacağı tutabiliyor. Her yerde bira şişesinden sonra en çok rastladığım şey boş fişekler.
İnsan faktörüyle ilgili bütün bu yazdıklarımı geçin, sırf konu komşuların meraklı bakışları yüzünden dışarı çıkıp makro çekim yapmayan kaç kişi var aramızda? İnsan denen şey her işe olduğu gibi buna da çomak sokmayı başarıyor.
Köpek
Bir anda insandan köpeğe geçmek tuhaf oldu ama sanırım açık arazide tehdit algımda insandan sonra sırada köpek geliyor. Aslında köpek korkum yoktur. Çok kez ucundan döndüm ama hiç ısırılmadım. Vücut dillerinden ve davranışlarından az çok anlarım. Yine de cesaret ile aptallık arasında ince bir çizgi var derler.
Köpekler kendi alanlarında ve bir de hava alacakaranlığa dönüp sessizlik çöktüğü zaman başka bir ruh haline geçiyorlar. Gündüz insan kalabalığında dolanan, bir köşede yatıp uyuyan sokak köpekleri geceleri tozu dumana katabiliyorlar. Makro çekim için de böyle sessiz yer ve saatler tercih ettiğimiz için istisnasız her seferinde köpeklerle karşılaştık.
Arada gittiğim çekime çok uygun bir yer köpek sürüleri ile meşhur. Zamanında oradan bisikletle geçerken birkaç saldırı da yaşamıştım. Yine sabahın köründe arazide yayılmış çekim yaptığımız bir gün 500m kadar ileride tarla içinde 20 kadar köpek bizi izliyordu. Uzun süre sakinliklerini korudular, biz de işimize baktık. Sonra bir anda ortalık karıştı, hepsi birden havlayıp bizden yöne koşmaya başladılar. Baktık tam karşı istikametten bir o kadarı daha geliyor. İşi bırakıp durumu izlemeye başladık. İki sürü buluştu ve şimdiye kadar gördüğüm en kalabalık köpek grubunu oluşturdu. 50 kadar vardı. Başka köpekler belirip etrafımızdan, hatta yanı başımızdan geçerek sessizce sıvıştılar. Sanırım büyük sürü asıl onlar için bir tehditti. Köpekler o gün bize hiç bulaşmadı ama 50 köpek ile karşı karşıya olma fikri bir süre aklımda kaldı.

Yakın zamanda keşfettiğimiz ve ilk kez gittiğimiz başka bir yerde. Aslında tam da yukarıdaki fotoğrafta olan yerde, yine tarla içinde çekim yapıyoruz. Arabayı bıraktığımız yere yakın iri bir çoban köpeği çıktı. Bu sefer doğrudan bizimle ilgilenip avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı. Birazdan susar, bırakır gider dedik ama işi can sıkıcı boyuta kadar uzattı. O değil, civardaki bütün köpekleri oraya çekecekti. Daha fazla dayanamayıp toparlandık, arabaya doğru yani köpeğin üzerine yürümeye başladık. Önce iyice delirdi, ama biz yaklaştıkça ufaktan kenara çekilmeye ve biz kendimizden emin, sakince üzerine yürüdükçe havlayarak uzaklaşmaya başladı. Arabaya vardığımızda o da 50m kadar ötede sesini kesip oturdu. Hayvanlar aleminde cüsse çok işe yarıyor. Kuzen oldukça uzundur. Sonra etrafta biraz dolandık ama tekrar fotoğraf çekemedik. Köpek de biz gidene kadar uzaktan sessizce izlemeye devam etti.
Köpek kovucu düdükleri araştırıyorum. Bir fikrim yok. Kokuya çok hassas oldukları da belli. Elbette yüzlerine sprey sıkmak istemem ama acil durumlar için bir çözüm yaratmak gerekli.
Sivrisinek
Mevsime ve bulunduğumuz yere göre rahatsızlık derecesi değişiyor. Ben iki kez fotoğraf çekemez hale geldiğimi hatırlıyorum. İkisi de bu yıl yaz sonu denk geldi. Üzerimde bulut gibi toplanıp eğilip fotoğraf çekerken sırtımı delik deşik yaptılar. Yüzüm dayak yemiş gibi olmuştu. Kuzenle birbirimizin yüzüne bakıp halimizle dalga geçmiştik. Bir tanesinde neredeyse hiç çekim yaptırmadılar. Yüzlerce ısırık oluştuğunda kaşıntı derecesi düşünmeyi engelleyecek seviyeye geliyor, insan koşarak kaçmak dışında bir şey düşünemiyor.
Focus stack yaparken çömelip sabit durduğumuz için sırt ve ayak bileklerine çok geliyorlar. O kaçtığımız günlerin birinde kuzen ayak bileğini fotoğraflamıştı. O fotoğrafı gönderirse ibret olması açısından buraya ekleyeceğim.
Bir başka sivrisinekli günde bu sefer önceden tahmin edip yanıma kovucu losyon almıştım. Aynı bulutlar etrafımı sardığı halde çok az ısırabildiler. İşe yarıyor. Özellikle alerjik bünyelere tavsiye edilir.
İşin hastalık boyutu da var. Sıtma pek duymuyoruz ama küresel ısınma ile hızla arttığını okuyorum. Bir de tatarcık sinekleri var. Tuhaf hastalıklar bulaştırıyorlar. Sıcak bölgelerde yaşayanlar bunları daha iyi bilirler. Ben de bir Kıbrıs tatili sonrasında tatarcık humması yüzünden günlerce hastanede yatmak zorunda kalmıştım.
Kene
İşte asıl sinir bozucu olan bu. Kenelerden nefret ediyorum. Bir böceksever olsam da belki en sevmediğim yaratık bu.
İstanbul Belgrad ormanlarında kuş fotoğrafladığımız bir Kasım ayında artık kene mevsiminin kapandığını düşünerek önlem almamıştım. Yağmur bastırınca ağaçların altında bir süre bekledik. Hatta dinlenmek için ben çömelerek beklemiştim. Güzel bir gündü, evlere memnun bir şekilde döndük. Sonra gece duş alırken sürpriz ortaya çıktı. Bacağımda bir kene vardı. Kırım Kongo hastalığının İstanbul’da görülmediğini tahmin ettiğim için endişelenmedim ama yine de kendim çıkarmayıp hemen atlayıp acil servise gittim. Basitçe cımbız ile alıp bölgeyi dezenfekte ettiler. Sonra bir kan tahlili için randevu verdiler. Ertesi gün tahlil falan yapıldı, 10 gün içinde grip belirtileri olursa gelmemi istediler. Konu öyle kapandı gitti ama bu telaşa girmek hiç hoş olmuyor.
İlerleyen yıllarda aynı tecrübeyi birkaç kez daha yaşadım. Bazen tahlil için kan aldılar. Bazen de sadece keneyi çıkarıp eve gönderdiler.
KKKA hastalığının görüldüğü yerlerde çok dikkatli olmak gerekiyor. İşin şakası yok.
Böcek ısırmaları (sivrisinek, örümcek, karasinek, at sineği, kene, bit ve pire) ile bulaşan başka hastalıklar da var: Lyme hastalığı. Bunu duymuş muydunuz? Türkiye’de 10 milyon kişide bu bakterinin bulunduğu tahmin ediliyor desem? Şaşırtıcı değil mi? 350 farklı hastalık ile karıştırılan enteresan bir yapısı var. Başımız ağrıyor, ya da yorgunluğum geçmiyor dediğimizde aslında Lyme hastası olabiliriz. Çok daha ciddi sonuçları da varmış. Neyse konuyu dağıtmayalım önlem alalım.
Keneye ve diğer böceklere karşı en kolay önlem paçaları çorapların içine sokmak. Berbat görüneceğiz ama içimize bir şey giremeyecek. Biz bunu uyguluyoruz. Ekipmanı topladıktan sonra da iyice bir silkelenmek gerek. Ve son olarak eve dönünce duşa girip vücudumuzu kontrol etmek iyi bir fikir olur.

Diğer zehirli canlılar
Yılan ve akrep daha çok bölgesel bir konu ve sık karşılaşılmıyor. Yılana bazen denk geliyorum, genellikle hızla kaçıyorlar. Arazide böcekleri görebilmek ve ürkütmemek için genellikle çok sessiz ve yavaş yürüyoruz. Böyle olunca normalde ürküp kaçacak canlılar son ana kadar bekleyebiliyorlar. Otların arasından fırlayan bir çulluk ve bir yaban tavşanı neredeyse üzerine basacağım mesafeye kadar beklemişti. Anne tavşanı görmesem yavrularına basmak üzereymişim. Adımlarımıza biraz dikkat etmek gerek.
Bunun dışında sıkça karşılaşabileceğimiz şey arı sokmaları. Yanlışlıkla küçük bir yaban arısı yuvasına çarpmak çok kolay. Onları her yerde görüyorum. Alerjisi olanlar yanına ilaç almadan arazide makro çekime çıkmasınlar derim. Diğerlerimiz biraz hoplar zıplar, çekime devam ederiz.
Son söz
Bu kadar sözden sonra bu iş çok fazla hazırlık istiyormuş sonucu çıksın istemem. Buraya kadar anlattıklarımın hiçbirine dikkat etmeden de çok keyifli arazi çekimleri yapılır. Makroya yeni başladığım zaman 1 yıl boyunca elimde makro lensim dışında bir şey olmadan, elde çekim ve flaş kullanımıyla çok büyük keyif aldım. Aynen o şekilde devam edilebilirdi. Yazının başlığında söylediğim gibi bu sefer işin biraz lüksüne değindim.
Açık havada makro çekim konusunda bence en büyük konfor ise insanın kendi bahçesinde çekim yapabilmesi. Sadece 2 dakika içinde çekime başlamak ve yanında sıcacık kahve. Dileyene kapım açık, beklerim.

